| KÜLTÜR VE ÖTESİ

Atımı
istedim evin göğü gerindi
Çin
gülleri bir yerden ordan geliyordum
Öyle
sular dağların üstüydü isminiz
Yeşil,
o solukları gibi rüzgarların
Bir
bin yıl rüzgar değirmeninizde kaldım
Tep
kralları gibiydim öyle yalnızdım
Bir
çağda seni bu beyazlığında tuttum
Ak,
sabah kalyonlarım hep gökyüzündeydi
Ben
rüzgar değirmeninizde kaldım
İşte
ellerin o dünya kadar Akdeniz
Hansı,
gecenin pancurunda Berk kuşlarım
Ey
benim sığlığım eskim karanlığım siz
Yitik
gülüşünün açtığı sular şimdi
Ben
o gecelerde saçıydım çocukların
Bir
bin yıl rüzgar değirmeninizde kaldım

Gerek Nasreddin hoca bilgeliğinde, gerekse uzak doğu
Zen öğretilerinde en önemli yaklaşım hayata ve olaylara seyirci
kalmaktan çok katılmaktır.

Gerçek anlamda anlamak katılımla olur.
Gözlem yaparak da anlarız fakat o analitik (ayırımcı)
anlama şeklidir.
Yani, dialektik (ikilemli) mantık kullanılarak
anlama metodudur.
Bu tür anlama insanı yüceltmez. Onun
benliğinde değişiklik yapmaz.

Tam
olarak anlayabilmek için 3 farklı düzeyde gelişmiş olmak gerekir.

1.
Birinci düzey bilgi düzeyidir. Anlayabilmek için öncelikle
bilgi sahibi olmak gerekir. Bilgi dıştan elde edilir ve gözleme dayanır.
Okulda öğrendiklerimiz, ailemizin bize öğrettikleri ve genel olarak
hayatta okuyup veya dinleyip öğrendiklerimiz gözlemleyerek elde ettiğimiz
bilgi sınıfına girer. Bilginin getirdiği anlayış akıl ve
dialektik mantık yardımıyla olur.

2.
İkinci düzey sezgi düzeyidir. Bu düzeyde anlayış içten
gelir ve katılımcı olmayı gerektirir. Sezgisel anlayışta hisler ve
duygular büyük rol oynar. Bu tür anlayış için akıl ve mantık
gerekli değildir. Hatta hiç mantığa gerek yoktur. İnsan sezgisel
olarak bir anlayışa varır ama bu sezgileri sözle ifade etmek mümkündür.

3.
Üçüncü anlayış düzeyi farkındalık sayesinde oluşur.
Bu tür anlayış ani ve kapsayıcı olur. Yani dıştan gelmez. Sezgi
gibi içten gelir fakat sözle ifade edilemez. Sözler bu anlayışı
aktarmakta yetersiz kalır. Çünkü bu anlayışta nesne değil özne
önem kazanmaktadır. Öznenin ise düşünmeye gereksinimi yoktur.
Fakat düşüncesiz bir farkındalık da sadece etki-tepki mekanizmasını
çalıştırmaktan ileri gidemez.

Asıl
ileri düzeyde anlayış üçüncü tür olup ilk iki anlayışı içerdiği
gibi fazladan farkındalığı da kapsar. Bu durumda hem bilgi
hem de sezgi vardır. Fazladan da olayı anında kavrayıp gerekli çareyi
veya tedbiri almak da vardır. Olayın akışına kendini kaptırmamak
ve olayın gerisinde yatan nedeni anında görüp, oyunu terk etmek.
Buna “bağlantısız olmak” da diyebiliriz.
Farkında olmakla yaşamımız üzerinde daha
kontrollü bir dönüşüm sağlamamız olası olacaktır.
Farkında olabilmek bir yeti
midir, yoksa öğrenilebilir mi?


Vipassana
öğretisi
işte burada yardımcı olmayı hedefleyen bir öğreti.
Olanı olduğu gibi görmek anlamına gelen
Vipassana, Hindistan’ın en eski meditasyon tekniklerinden biri. Bu
teknik, 2500 yıldan daha uzun bir süre önce Gotama Buddha tarafından
yeniden keşfedilmiş ve evrensel hastalıklara evrensel bir çare, yani
bir “yaşama sanatı” olarak öğretilmiştir.

Zihinsel kirliliklerin tamamen yok edilmesini ve bunun sonucunda da
eksiksiz özgürlüğün en yüksek mutluluğunu amaçlamaktadır.

Vipassana ile kendi kendini gözlemleyerek kişisel
bir dönüşüm gerçekleştirmek olasıdır. Beden ile zihin arasındaki
derin bağlantı üzerinde odaklanılır.
Bu bağlantıyla, bedenin yaşamı şekillendirilmektedir.
Burada bedensel hisler üzerine disiplin konması özel bir anlam taşımaktadır.

Yaşam,
artan farkındalıkla,
aldanmadan uzak, öz-denetim ve huzur ile nitelik kazanır.
Yaşamımızı
farkındalılığımızla şekillendirirken önümüze çıkan birçok
sorunu daha kolay çözümleyebildiğimizi göreceğiz.
Kendimiz ve yaşamımıza aldığımız bireylerle
birlikte ailemizdeki yaşamımızı da olgunlaştırarak devamlı
huzurun olabileceği gerçek mutlu ortamlara kavuşabileceğiz.

Kişinin
özdenetimini bu düzeyde geliştirmesi ve bu duyarlılığını çevresine
yaymasıyla öncelikli başarı kaçınılmaz olacaktır.
Kişisel farkındalığımız gelişirken, bu
yetimizi kurumsal bütünlüğe taşımakla bireysel kazanımımızı
kurumsal kazançlara dönüştürmenin avantajlarını da yakalamış
olabileceğiz.
Farkındalıkla bütünü görmek ve bunu kültürle
harmanlayarak bir yaşam gustosu oluşturmak olası olacaktır.

Yaşamın tüm inişleri çıkışları arasında
dengeyi bulabilmeli, bireysel bütünlüğümüzü bozmadan ve inatla yaşama
tutunarak yaşam gustomuzun ayrıntılarını sürdürmeliyiz.

Moliere’in dediği gibi;
“Yaşamak için yemeli, ama yemek için yaşamamalıyız.”
Şarklı düşünüşün çürümüşlüğünü görebilmeliyiz.
Bir şarklının uçları törpüleme kurnazlığının kısa ya
da uzun vadede olumlu sonuçlar getirmeyeceği bilinciyle, bu yaklaşımların
geçici ikilemler ve sonuçta da çıkmazlara neden olduğu gerçeğini
görebilmeliyiz.
Şark
zihniyetinin yaşam gustomuzu yok etmesine engel olmalıyız.

Geçmişimiz olağanüstü farklılıkları içermekte.
Kaç mimar, Mimar Sinan’ın estetiğine ulaşabilmiştir. O mekanları,
o zaman paylaşan ve bu paylaşımla keyiflenenler neredeler?
Kitsch zevkleri ne zaman geliştirdik?
Kopyalamak, taklit etmek tembelliği ne zaman bu
kadar içimizde yer etmeye başladı?

Sadece kendi yararlarını düşünerek kendine
yarar sağlanabileceği aptallığı içinde olduğumuz müddetçe başarının
geçici olması ötesinde bir şansımız olamaz.

Saplantısıyla huzurun veya mutluluğun sadece
sanal bir sonuç olacağı farkındalığını yakalayabilmemiz
gerekiyor.

Saygının ve sevginin farkındalığımızla
harmanlanmasıyla, kendi iç dinamiklerimizi daha kolay çözümleyebileceğimiz
gibi, çevremize yayacağımız olumlu ışınımlar bütünlüğün
huzuruna da katkıda bulunacaktır.
Evimizin kapısına dağınık bir şekilde bıraktığımız
ayakkabı yığınıyla, Belgrad ormanında çizgili pijama+beyaz atlet
mangalcı görünümümüzle, emniyet şeridinde yalandan flaşörlerimizi
yakarak ilerleyişimizle, korsan baskı kitap ve CD’lere yönelmemizle,
dışarıda yemek yemeyi bir kebabçıya gitmekle sınırlamamızla, her
gün duş alma alışkanlığını edinemememizle, kitap okumaktan
ziyade magazin sayfalarını seyretmekten vazgeçmememizle, televizyon
kumandasıyla olan ayrılmaz bağımızla, kadın-erkek eşitliğini dışlayan
tavrımızla, sorunların çözümünde kaba kuvvete yönelimimizle, bir
şey olmaz abi vurdumduymazlığımızla, unutkanlığımızla, vefasızlığımızla,
çevreye olan saygısızlığımızla, içtensizliğimizle, hiçbir
şeyin farkında olmadığımızı gösteriyoruz aslında.

Bu açıklarımızla öncelikle çocuklarımızın
geleceğini karartmakta olduğumuzu göremiyoruz.
Yaşam gustosunu oluşturamamış olmanın eksikliğini
geleceğimize taşıyoruz.
Birçok şeyi eksiltiyoruz

“Ti esti to kalon?”
“Güzellik nedir?”
Pluton

Ancak, sevgi ve iyilik duygusunu içimizde yeşerttiğimiz
takdirde ve bilgiden vazgeçmediğimiz müddetçe güzelin farkına
varabileceğiz.

Güzel olan her şey hepimizin hakkı. Bunu elde
edebilmek de, sadece kendi elimizde.
Bunda ekonomik gücün hiçbir etkisi yok.
Yürek gücümüz, farkındalığımız bizi hep güzele ulaştıracaktır.

Xenophon’a göre “Güzel ve iyi; aynı ilgi
alanı içinde amacını doğru olarak gerçekleştiren şeydir.”

Güzelliği ve iyiliği içimizde taşıyalım;
sevelim, birbirimize saygıyı ihmal etmeyelim.
Çevremizdekilere ve özellikle kendimize dürüst davranmayı
ihmal etmeyelim.

Günümüz
iş hayatında kurumsal farkındalık yetkinliğinin özel bir önemi
var. Çalıştığı kurumun temel değerleri ve normlarını
kavrayamayan, kurumun iç dinamiklerini bilmeyen, güç ilişkilerinden
haberdar olmayan bir kişinin başarılı olabilmesi zor.

“İnisiyatif
kullanmak, proaktif olmak, araştırıcı olmak ve bilgi toplamak,
kalite ve düzene özen göstermek, yaratıcılık” özellikleri gibi “kurumsal
farkındalık” da başarının bileşenlerinden biridir.

Büyüme
ve gelişme;
çalışanların
başarı hedefleriyle örtüşen kurumsal farkındalığa sahip olmasıyla,
bir başka deyişle, kendi değerleri ve hedeflerini kurumunun vizyon,
misyon ve değerleriyle bağdaştırmasıyla gerçekleşebilir.

Öğrenmenin
de maliyeti vardır...
Önceden
öğrenenler indirimli fiyattan öğrenir;
Otoriteden
öğrenenler özgürlük bedeliyle öğrenir;
Deneyerek
öğrenenler etiket fiyatından öğrenir;
Hayattan
öğrenenler gecikme zammıyla öğrenir;
Hayattan
da öğrenemeyenler boşa gitmiş hayatlarıyla
öğrenirler...
Arthur Miller
Sn. Kadir Doğruer

Bu sunumunu bizimle paylaşan
Sn.Kadir Doğruer'e
çok teşekkür
ederiz. |